
Zeybekliğin asıl kökeni 16.yüzyıl sonu ile 17.yüzyıl ortalarına tarihlenen Celali Ayaklanmalarına dayanır. Gerçek anlamını da burada bulur. Yenilgilerle bozulmaya yüz tutan merkezi idare ve halka zulümden başka bir şey getirmeyen yerel vali ve mültezimler ile birlikte köylüler üzerindeki mali yükün ağırlığı, asker kaçakları ile birleşen isyancıların çığ gibi büyümesine yol açtı. Aydın, bu sıkıntıları daha fazla hisseden bir vilayet olarak Celalilerin her zaman etkin olduğu bir yöre olageldi. Bu isyancıların faaliyetleri yoğun olarak Aydın’da hep devam etti. Buna karşın aynı sebeplerle dağa çıkan eşkıyanın gittikçe yöresel niteliklere bürünerek diğer eşkıyadan ayrıldığını ve bir çeşit toplumsal çete haline geldiğini görmekteyiz. Anlatılanlar bellidir; haksızlığa karşı çıkan köylü genci ve zenginden topladığını fakire dağıtan, gençleri evlendiren, köprüleri onaran gönlü tok insanlar onlar BİZİM ATALARIMIZ, DEDELERİMİZ..
ZEYBEK HAKKINDA GENEL BİLGİLER
Ege denilince akla Zeybek gelir. Mert, cesur, atılgan, mazluma dost, haksızlığa düşman olarak tanınırlar. Türk köylüsünün tipik bir örneğidir. Kurtuluş savaşında gösterdikleri başarılar ünlerine ün katmıştır. Bugün Zeybeklik tarihi bir anı olarak yaşatılmaktadır.
Bölgenin oyun türü Zeybektir. Batı Anadolu'nun hemen hemen her, yerinde ''Zeybek'' türündeki oyunlar,görülür. Afyon, Antalya, Isparta, Burdur, Sakarya çizgisinin batı tarafında kalan illerimizde bu tür oyunun büyük etkileri vardır.
Yörede kadınların oynadığı oyunlara ''Kadın Zeybek'', erkeklerin oynadığı oyunlara ''Erkek Zeybek" denilmektedir. Kadınların oynadığı oyunlar erkeklerin oynadığı oyunlara göre daha yürüktür. Erkek oyunlarının yöredeki bir diğer adı da "Ağır Zeybek" tir. Ege nin bir çok yerinde oynanan bu tür oyunların en ağırlarına İzmir, Aydın, Muğla, Manisa illerinde rastlamak mümkündür. Zeybek oyunlarının diğer oyunlara (Bar, Halay, Horon v.b.) göre en büyük özelliği tek olarak serbest oynanmasıdır. Toplu olarak oynanan Zeybek oyunlarında oyuncular arasında müzik ve ritim hariç hiçbir bağ bulunmaz. Oyunu oynayan kişi hiçbir kurala bağlı kalmadan tamamen içinden geldiği gibi oynar.Zeybek oyunları toplu olarak oynandığında, yöresel olarak daire formu kullanılır.
ZEYBEK SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ
Zeybek sözcüğünün kökeni konusunda bilim adamları ve araştırmacılar arasında birçok değişik, hatta karşı karşıya duran görüşler vardır.Bugün için eldeki verilerle sorunu çözümlemek doğrultusunda bir görüş birliğine varmak da olası görünmemektedir.
Onur Akdoğu zeybek kavramının eski Türkçede koruyucu zırh anlamına gelen “say”, sağlam ve sıkı anlamına gelen “bek” sözcüklerinin birleşmesinden doğan bir kavram olduğunu söylemektedir.Zeybek sözcüğü için; “Güçlü, kuvvetli koruyucu anlamında kullanılmış saybek kelimesinin yüzyıllar içinde önce saybak, daha sonra seybek, seybak, zeybak ve Zeybek olarak değişim sonucu ortaya çıkmıştır.” Demektedir.
Dr. Tahir Kutsi, Bizanslı tarihçi Parhimeres’i tanık göstererek Zeybek sözcüğünün Türkçe kökenli olduğunu savunmaktadır. Bizanslı tarihçinin belirttiğine göre Aydın, Salmpakis Mantahias adındaki bir komutan eliyle Türklerine eline geçmiştir. Bu komutan da Gazi Menteşe’dir “Salmpakis” unvanıyla anılmaktadır. Salmpakis ise “Saybak”tır. Rum alfabesinde “B” harfi olmaması dolayısıyla aradaki “B” harfi “MP” harfleriyle gösterilmekte dir ve yine aradaki “L” harfi de yumuşaktır, “Y” gibi söylenmektedir. Saybak sözcüğü de yiğitlik, mertlik ifade eder. Bu sözcük, zamanla yumuşayıp incelerek “Zeybek” olmuştur. Ayrıca araştırmacı, Orta Asya’da ve Türkistan’da Zeybek, Saybak, Seybek adında köyler bulunduğunu, sözcüğün Ege Bölgesi’nde “yiğit” özü sözü doğru, kişiliğine inanılan, sözüne güvenilen kişi” anlamı taşdığını belirtmektedir.
Cemil Demirsipahi ise “Türk Halk Oyunları” adlı eserinde sözcüğün kaynağının bilinmediğini söyleyerek Dr. Tahir Kutsi’nin düşüncelerine katılmaktadır. Ayrıca Arapların da bu sözcüğe sahiplendiklerini belirtir. Yazara göre Araplar, Mısır’da oluşturulan askeri fırkalardan bazılarının Bursa yöresindeki Türklerden oluştuğuna; bu askerlere toplu davranışlarında atak olmaları nedeniyle “Civa gibi” anlamında “Zeybeki” dendiğine ve bu sözcüğün zamanla Zeybek şekliğini aldığına inandığıklarını belirtmektedir.
İsmail Özboyacı, Zeybek sözcüğünün Türkçe’den Yunanca’ya geçmiş öz Türkçe bir sözcük olduğunu belirtmektedir.
Mahmut Ragıp Gazimihal’e göre, zeybek sözcüğü “salbak” ya da bunun diğer bir söylenişi olan “saypak” sözcüklerinden türemiştir.Bununla bağlantılı olarak kaynaklarda geçen “salmpakis” sözcüğünün aslında “salpak” ve dolayısıyla zeybek olduğunu savunur. Zeybek sözcüğünün Türkçe bir sözcük ve aynı zamanda Kırgızlar arasında da bir oyun adı olduğunu; ayrıca Doğu Türkistan ve Afganistan’ın Badahşan kentinde “Zeybek” adında birer köy bulunduğunu belirtir.
Halil Oğultürk; Mahmut Ragıp Gazimihal’in düşüncelerini aktararak bu düşüncelere katıldığını, ayrıca Hüseyin Hilmi Bayındır’ın Zeybek sözcüğü üzerindeki incelemesini de aktararak “Zeybek” sözcüğünün Oğuz Türklerine ilişkin olduğunu belirtir.
Hüseyin Hilmi Bayındır ise, bu sözün anlayışlılık anlamına gelen “sağ” ve sağlam anlamına gelen “bek” sözlerinin birleşiminden oluştuğunu iddia eder. Hüseyin Hilmi Bayındır’a göre; Divanü lügat it - türk’de “Bekneğ” sözcüğündeki “Bek” hecesinin “Sağlam” anlamında olduğu yazılmaktadır. Yine Divanü lügat it – türk’de “Sağ” sözcüğü Oğuzca’da “Zeybeklik, anlayışlılık” anlamına gelmektedir. Divanü lügat it - türk’de “S” harfinin kimi zaman Türk dilinde “Z” okunduğu söylenmtekdir. Zeybek sözünde “Sağlam” anlamında bir “Bek” sözünün bulunması “Zeybek” adının birleşik ad olduğunu anlatmaktadır. “Bek” anlamı olan sağlam sözünü doğrulayarak bir ek ad olması şarttır. “Bek” sözü bir insan için kullanıldığına göre de ek sözü, insanın niteliğini iyi yönünde anlatan söz olması gerekmektedir. Yani “Bek” sözü ile ancak “anlayışlılık, akıllılık” anlatan “Zağ” sözü ile birleşik ad olabilir ve Zağ-Bek şeklini alır. Bunu Türk dilinin yapısı zorunlu kılmaktadır. “Başta gelen kalın anca yumuşak hece, sonda gelen ince ancak sert heceye uydurularak okunur” kuralına göre “Zağ” hecesi kendisinden sonra gelen sert, ince “Bek” hecesine uydurulara “Zeğ” olmuş “Bek”le birlikte “anlayışlı, akıllı, sağlam, anlayışlı adam anlamında” “Zeğbek” olarak Avrupa tarih kitaplarına geçmiş ve çağımıza değin Bozdağ, Dalgalı köylerinde yaşamıştır. Sonraları sözcüğün ortasındaki “Ğ” söylendiği gibi yazılma kuralına uyularak “Y”ye dönmüştür.
Sabahattin Türkoğlu, Anadolu’ya gelen ilk Türklerde asker ve orduya “Sü” dendiğini, “Sü-Bek” sözcüğünün “Subay” anlamına geldiğini, “S” harfinin yumuşayarak “Z”ye dönüştüğünü ve “Zübek” biçimini aldığını, zamanla bu sözcüğün de “Ziybek-Zeybek” biçimini aldığını belirtmiştir.
Şeref Üsküp ise, bu sözcüğün, civa anlamına gelen Arapça “zibak” sözcüğünün “ziybak” sözcüğüne dönüşmesinden türediğini söyler.
Halikarnas Balıkçısı, Lydiaca “obekkos”, “to bekkos” ve “ibakhi” sözcüklerinin zeybek sözcüğüne dönüştüğünü söylemektedir.
Enver Behnan Şapolyo ise, bağlantısını nasıl kurabildiyse zeybek sözcüğünün hudut bekçileri olduğunu söylediği, “sekban ve seymenden geldiği anlaşılmaktadır” demektedir.
Zeybek kavramının ortaya çıkışı çobanlıkla ilgili görünmektedir...”Zeybeklerin çoğunluğunun çobanlıktan yetişme..., çobanların yanlarında birkaç yakın arkadaşları olur, zeybek çetesi kuracakları zaman bu kişileri bulup konuşurlar.Bu kişiler de genellikle çobandırlar. Zeybeklerin ilk mesleği çobanlık...Çoban tipine bakıldığında, zeybeğin sosyal rolü ve taşıdığı özelliklerle büyük ölçüde örtüştüğü görülmektedir” gibi belirlemeler yapılmaktadır.
Haydar Avcı’ya göre; sorundaki tıkanma, halk diline uzak oluş ve yabancılıktan kaynaklanmaktadır.Bugün Anadolu’nun birçok yöresinde halk dilinde halen kullanılan bir sözcük vardır.Bu sözcük “zağmak” sözcüğüdür ki çeşitli anlamlara gelmektedir.
Zağmak: 1. Kaçmak, koşmak. ( Söğüt, Çal, Denizli – Üçem, Bala, Ankara – Göl, Çubuk, Ankara – Güvenç, Konya. )
2. Düşmek. ( Zile, Tokat – Bor, Niğde. )
3. Hızla fırlamak, akarcasına kayıp gitmek. ( Eğridir köyleri, Isparta – Söğüt, Bilecik – Alaşehir, Manisa – Çankırı – Mersin köyleri, İçel – Afşin, Maraş – Çarşamba, Samsun – Şarkışla, Koyulhisar, Sivas – Bor, Niğde – Yozgat. )
4. Saldırmak. ( Kumdanlı, Yalvaç, Isparta. )
5. Hareket etmek, hızla bir yere gitmek, gidiş, yerinde duramamak, kaçarak kurtulmak.
( Ankara, Kalecik ilçesi, Alevi – Türkmen köyleri. )
6. Yaman, atik, çevik, bir şekilde hareket etmek. ( Isparta, Keçiborlu, Kılıççı kasabası ve köyleri. )
Ayrıca Ankara yöresi köylerinde “zağ” sözcüğü hızla git, durma, seğirt, savuş, hareket et anlamında kullanılan bir sözcüktür.
Şimdi bu açıklamaların “zeybek” kavramıyla ne ilgisi var denilebilir. Kısaca bunu açıklayalım. Bildiğindi gibi “bek”, “bak”, “pek”, “pak” ekleri Türkçede kavram yaratmak amacıyla kullanılan eklerdir. Söz gelimi kaymak fiilini ele alacak olursak, burada “kay” köküne “pak” eki eklenerek “kaypak” kavramı türetilmiştir ki, anlam olarak ikiyüzlülüğü, tutarsızlığı, dönekliği, güvenilmezliği anlatmaktadır. ”Zağ” köküne ise, “bek” ya da “bak” eki eklendiğinde ise “zağbek” veya “zağbak” kavramları ortaya çıkar ki, bu da sürekli kaçan, belli bir yerde kalıcı olarak durmayan, yeri geldiğinde saldırı durumunda olan, bir yere, özellikle sığınılacak ve savunulacak yerlere kaçarak kendini savunan gibi çeşitli anlamları içerir ki, bu anlamlarda zeybekliğin yapısı ve konumuyla bütünüyle örtüşmektedir.
Bu kavramın yüzyıllar boyunca halk ağzında, yöresel söyleyişlere ve dilin akıcılığına uydurularak “zeğbek”, “zeybek” şekline dönüşmüş olabileceğini de rahatlıkla düşünebiliriz. Söz gelimi Ege Bölgesi telafuzuyla Orta Anadalu, Kuzeybatı Anadolu telafuzuyla Güneybatı Anadolu telafuzunun aynı olduğunu söyleyebilir miyiz ? Dolayısıyla bu kavramların da bölgeler arası konuşma dilinde böyle küçük değişikliğe uğraması bize göre doğal bir durumdur. Bu tür değişimleri, başka sözcük ve kavramların kullanımında da görebiliriz.
Zeybeklerin de bir yerde duramayan, belli ve kalıcı bir mekanı bulunmayan, barınmak ve korunmak amacıyla sürekli kaçış, yani hareket halinde olan, ulaşılması zor ve sarp yerlere, özellikle dağlara giden topluluklar olduğu düşünülürse, bu kavramın pekala bu sözcükten açıkladığımız biçimde türetildiği neden söylenmesin ?
Ayrıca kaynaklarda zeybek kavramının “ele avuca sığmaz kişi” anlamına geldiği de belirtilmektedir ki, bu da yukarıda ki düşüncelerimizi doğrular niteliktedir.
Biliyoruz ki, zeybeklik geleneği içinde dağa giden, dağlara çıkan kişiye “zeybek oldu” denilmektedir. Zağmak sözcüğünün anlamlarıyla bir arada düşünüldüğünde, bu anlam ve aktarım, savlarımızı bütünüyle desteklemektedir.
Ayrıca zağbek ve zeybek kavramlarında olduğu gibi seymen kavramının da Ankara’nın çeşitli yörelerinde sağmen, samen, seymen, seyman şekilllerinde kullanıldığı görülmektedir. Yine buna benzer bir biçimde “bey” kavramı da halk dilinde beğ, bağ, ba, beg biçimlerinde kullanılabilmektedir. Çoğu zaman halk “beyim” kavramının “beğim” biçiminde telafuz eder ki, dildeki bu tür değişimler yukarıdaki düşüncelerimizi önemli ölçüde onaylamaktadır. Halk dilinde “y” harfinin “ğ” ve “g” harflerine, “g” ve “ğ” harflerinin “y” harfine dönüştüğü çok sık görülen bir durumdur. Aynı durum “zağbek” kavramı için de geçerlidir.
Yine bu şekilde dildeki yöresel değişim sonucu zeybek bölgesi olan Ankara dolaylarında zeybek kavramının çeşitli şekillerde değişikliğe uğradığını, “zibek”, “ziybek” gibi söyleniş biçimlerine rastlanıldığını ve bu şekilde halk arasında kullanıldığını belirtmekte yarar görüyoruz.
EFE SÖZCÜĞÜ ve KÖKENİ
Efe sözü Rumca 'dan alınan "Efendi" sözünün kısaltılması sonucu geldiğini savunanlar olmakla birlikte "Efe" kelimesi efendinin tam karşılığı değildir. Efe genç, diğer anlamda delikanlı demektir.Örnegin; Efendimiz Sultan Alayhi Vesselam denir, Efemiz denmez. Efendi Bizans dilinde sahip, okuma-yazma bilir demektir. Hoca Efendi, Kalem Efendisi, Hoca Efe, Kalem Efesi denmez. Fakat Efelerin Efesi denir (silah taşır yiğit).
"Efe'' sözcüğü "EFEB" den gelir. Efeb; genç delikanlı yani silah taşıyan yiğit demektir. Efeb teşkilatı Yunanistan'dan önce Anadolu da kurulmuştur. Bunlar tıpkı Zeybekler gibi dağ başında talim ederler ve daha sonra kente gelerek tiyatroda silah oyunları yaparlardı. Tiyatro yuvarlak olduğu için dansları da daireseldi. Bu dans aynı zamanda dinseldi.
Celal Esad Arseven tarafından düzenlenen Sanat Ansiklopedisinde ''Eskiden asayişin korunmasına memur hafif silahlı bir sınıf askere verilen addır." Selçuklular zamanında Aydın ve Teke taraflarında böyle bir askeri sınıf oluşturulmuştu ki bunlara Efe denirdi.
EFE, ZEYBEK ve KIZAN ARASINDAKİ BAĞLANTI
Efe, Zeybek gruplarının başıdır. Zeybekler arasında kahramanlık yapmış cesur ve mert kişiler arasından seçilir. Efe olmak için Zeybekler arasında yaşça büyük olmak önemli değildir.
Zeybek, Kızanlara göre daha çok kahramanlık yapmış cesur kişilerdir. Zeybekler efenin Emriyle kızanları yetiştirirler. Zeybekler, efelerin yanında birer kol beyi görevi görürlerdi. Zeybekler iyi silah kullanan cesur kişilerdir.
Zeybeklerin maiyetindeki gençlere ''Kızan'' denilir. Kızan çocuk anlamına gelse gerek. Çünkü Anadolu'da kimi oyunlarda kızlar delikanlı, delikanlılar da kız giysilerini giyerler. Kızan belki de önceleri başka anlam taşırdı.
Günümüzde akıllarda kalan bazı Efeler ve Zeybekler şunlardır;
Çakıcı Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, Atçalı Kel Mehmet Efe, Demirci Mehmet, Gökçen Efe, Sarı Zeybek, Kamalı Zeybek, Pepe Efe, Kıllıoğlu Hüseyin Efe.
ÇAKIRCALI (ÇAKICI) MEHMET EFE
1872 yılında İzmir – Ödemiş’in Ayasuluğ köyünde dünyaya geldi. Annesi Hatice, babası eski Zeybeklerden Çakırcalı Ahmet Efedir. Baba – oğul her iki zeybeğin de kullandıkları “Çakırcalı” lakabının, birtakım kaynaklarda mensup oldukları bir Yörük aşiretinden gelme olduğu belirtiliyorsa da yapılan araştırmalar sonucu bunun oldukça düşük bir olasılık olduğu ortaya çıkmaktadır. Çakırcalı’nın torunu Salih Çakırca ile yapılan bir söyleşide dedelerinin Afyon’un Dazkırı taraflarından geldiklerini belirtmiştir. Evliya Çelebi de 1082’de (1671) Kütahya’yı anlatırken Afyon taraflarında “Çakırca” diye bir kazanın varlığından bahseder. Bir cinayet işleyerek kaçıp Ödemiş – Ayasuluk’a yerleşen Çakırcalı Mehmet Efe’nin dedesi Kara Mahmut, büyük bir ihtimalle Evliya Çelebi’nin de adını belirttiği Afyon taraflarındaki Çakırca kazasından göçmüştür ve oğlu Ahmet Efe olsun, torunu Mehmet Efe olsun her ikisinin de “Çakırcalı” lakabını bu kazadan alma olasılıkları oldukça yüksektir.
Babası eşkıyalığı bırakmış, düze inmiş, kendi halinde bir köylü olarak yaşarken bu durumdaki eski Zeybeklerin yeniden dağa çıkmalarını önlemek amacıyla verilen gizlice öldürülmeleriyle ilgili bir emir doğrultusunda zaptiye çavuşu Boşnak Hasan tarafından öldürülür.
Babasının öldürüldüğünde Mehmet, henüz 11 yaşındadır. Uzun süre ayıngacılık (tütün kaçakçılığı) yaparak yaşamını sürdürür. Bu işte en büyük yardımcısı, babası Ahmet Efe’ye de yardım ve yataklık yapmış olan Hacı (Eşkıya) Mustafa’dır. Bir zaman sonra Hacı Eşkıya’nın geçmişte kendisini bırakarak başka bir gençle kaçan karısını ve kaçtığı genci Ödemiş’teki evinde öldürür. Kısa bir süre sonra da babasını da tuzağa düşürerek öldüren Boşnak Hasan Çavuş tarafından yakalanarak hapse atılır. Ancak delil yetersizliğinden dolayı mahkemede beraat eder ve kısa bir süre sonra serbest kalır.
Çakırcalı’nın bir gün başına bela olacağını bilen Hasan Çavuş’un yıllar önce işlenen bir hırsızlık olayını da Çakırcalı’ya mal edip takibe düşmesi ve Çakırcalı’nın köyüne baskın düzenleyerek annesi ve diğer akrabalarına türlü hakaretlerle işkence yapması Çakırcalı’yı çileden çıkarır. Bütün bu olaylar ve babasının da öcünü almak amacıyla Çakırcalı, yanında Hacı Mustada, Çoban Mehmet, Harmnlıoğlu Ahmet, Koca Mehmet, Arap Mercan, Kara Ali gibi yiğitlerle dağa çıkar ve “Çakırcalı Mehmet Efe dağa çıktı, Osmanlı gelip de yakalasın” diye Osmanlı’ya haber salar.
Halk arasında ün kazanmış, desten olmuş diğer bir çok efe gibi o da varlıklı kişilerden aldığı paraları kendisine yataklık yapanlara ve yoksullara dağıttı. Çevredeki bir çok varlılık kişiyi köprü, çeşme gibi yararlı işler yapmaya zorladı. Bu sayede halkın gözünde kısa bir sürede yüceldi. Çakırcalı, bir ara peşine düşmüş olan Hasan Çavuş ile Mülazım Hüsnü Efendi’yi bir pusuda öldürdü. Bunun yanı sıra bölgede “Çalıkakıcı” olarak adlandırılan, sürekli halka karşı acımasızlık yapan ve yönetime çalışan birtakım Türk, Rum, Arnavut çetelerine karşı büyük mücadeleler vererek bir çoğunu ortadan kaldırdı. Hatta, kendi adını kullanarak köy ve obaları basan, talan edip kadınlara ve kızlara sarkıntılık eden dokuz kişil bir Arnavut çetesinin adı ile ilgili tüm çalışmalarda anlatılmasına rağmen ilgili Arnavut çetesinin adı ile ilgili bir açıklama yapılmamıştır. Ancaki büyük bir ihtimalle bu çete Salihli, Alaşehir taraflarında iğren. Boyutlarda eşkıyalık yapan “Arnavut Köy Bayram” çetesidir. Çünkü bu çetenin yaptıkları hakkında basında 1900 ve Eylül 1901 tarihi arasında çeşitli haber alınamamıştır. Ünü Osmanlı ve sınırlarını aşarak Avrupa’ya kadar yayıldı. Avrupa’dan bir çok gazeteci gelerek kendisiyle röportajlar yaptı, gazetelerde dizi yazılar çıktı.
YÖRÜK ALİ EFE
1896 yılında Nazilli’nin Kavaklı köyünde dünyaya geldi. “Sarıtekeli” adındaki bir Yörük aşiretine mensuptur.
1916’da askere alınan Yörük Ali, İzmir’de 5. Depo Alayına sevk edilir. Gerekli eğitimden sonra Kafkas cephesine gönderileceği sırada kaçar. Ardından Alanyalı Molla Ahmet adındaki bir efenin çetesine katılır. Bir çatışma sırasında Molla Ahmet vurulup ölünce Yörük Ali çete elemanları tarafından Efe seçilir. Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine adamlarıyla Nazilli cephesinde silahlı direnişe katılır. Gitgide genişleyen güçlerine “Milli Aydın Alayı” adı, kendisine de “Milis Albayı” rütbesi verilir.
Yörük Ali Efe, 1920 Kasımında alayıyla birlikte düzenli ordu birliklerine katılır ve Menderes havalisi kumandanlığı yapar. Savaştan sonra İstiklal madalyasıyla ödüllendirilir. 1957 yılında yine doğduğu köyde ölür. Özellikle Ulusal Mücadelede gösterdiği başarılar, halkın gönlünde bir yer edinmesini sağladı, adına türküler ve oyunlar düzenlendi.
“Milli Mücadeleye katıldığı sırada Yörük Ali Efe 23 yaşında bir delikanlı idi. Orta boylu, vücudunun üst kısmı aşağı kısmından daha uzun, kalın kemikli, geniş omuzlu, çıkık şakaklı, ablak çehreli, ela ve çekik gözlü, beyaz tenli, yüksekçe ve göze çarpacak derede uzun burunlu, sağlam yapılı bir Yörük olan Ali Efe, Kuvayi Milliyenin Çerkez Ethemn ve Demirci Efeden sonra en önemli kişisidir.
Bu Zeybeklerin yanı sıra, adına türkü yakılmış, oyun düzenlenmiş, ancak hakkında yeterli bilgi edinilemeyen birçok Zeybek vardır. 1672’de Sultanhisar’da düzenlenen bir ayaklanmaya katılarak Aydın ve çevresinde eşkıyalık yapan “Kadıoğlu”; 1873’de Çakırcalı Ahmet, Parmaksız Arap, Yörük Osman, Bakırlı Efe gibi ünlü Zeybeklerle birlikte Milas’ın Güllük iskelesini basıp yabancılardan oluşan kırk kişiyi dağa kaldıran “Koca Arap”; kızının tecavüze uğrayıp öldürülmesi sonucu mahkemede kendi aleykine çalışan avukatı öldürerek uzunb süre Muğla taraflarında eşkıyalık yapan “Kerimoğlu”; XIX. Yüzyılda Aydın taraflarında eşkıyalık yaparken bir çatışma sonucu öldürülen “Sinanoğlu” bunlardan yalnız bir kaçıdır.
Çakırcalı Efe ile baş edemeyen Osmanlı kendsine çeşitli defalar af çıkarttı. Her seferinde de “Kırserdarlığı” görevi ve belirli miktarda maaş bağlanalarak, silahlarıyla birlikte çete elemanlarının da yanında kalmasına izin verilerek ödüllendirildi. Ancak efe her seferinde bir bahane bularak yeniden dağa çıktı. Kendisine rakip olarak gördüğü bir çok Zeybek çetesini ortadan kaldırmıştır. Bunların en ünlülerinden birisi de “Kamalı Mehmet Efe” çetesidir. Halk arasında yakılan türkülere bakıldığında, Kamalı Mehmet Efe’nin diğer Zeybeklere oranla halk tarafından pek sevilmediği ve Çakırcalı’nın Kamalı’ya karşı zaferinin kıvanç yarattığı düşünülebilir ise de Kamalı’nın ölümü gerçekte halk arasında büyük üzüntü yaratmıştır. Hatta bu olay sonucu Çakırcalı halk tarafından büyük tepki toplamıştır. Çünkü Çakırcalı, daha önceleri Poslu Mehmet, Köseoğlu (Köseli Mehmet) gibi dönemin sevilen efelerini öldürdüğü gibi Kamalı Zeybeği de yörenin deyimiyle “kancıklayarak” öldürmüştür. Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere Çakırcalı, dönemin en güçlü efesidir.
Çakırcalı’nın, kendisine tehlike oluşturacağını düşündüğü veya ortadan kaldırmasıyla birlikte hükümet tarafından bağışlanacağına inandığı herhangi bir Zeybek çetesini ortadan kaldırmaması olanaksız gibidir. Hata Köseli Mehmet’in ölümünü duyan Şair Eşref, bu olay üzerine şu dörtlüğü söylemiştir:
Biz Tevarihte emsalini çok gördük
Eden elbette bulur ettini çok gitmez
Eşkıya seyf-, hüdadan serini kurtaramaz
Çünkü affetse hükümet, Çakıcı affetmez
1912 yılındai Nazilli yakınlarındaki Karıncalı dağ mevkiinde yönetim güçlerince girdiği bir çatışma sonucu, kafası ve elleri kesilmiş, göğsünün derisi yüüzlmüş bir halde bulunmuştur. Bu durum, öldükten sonra tanınmaması için efenin kendi istediği doğrultusunda kızanları tarafından gerçekleştirilmiştir.
Çakırcalı, kimi rivayetlere göre sağ kolu Hacı Mustafa tarafından kazayla, kimine göre Sinan adındaki bir kızanı tarafından, kimine göre de müfreze komutanı Yüzbaşı Şükrü Bey’in kardeşi Osman tarafından vurularak öldürülür. Çakırcalı’nın ölümüyle sonuçlanan çatışmada görevli Bayındırlı Mülazım Mehmet Efendi, Vali Nazım Paşa’ya, bu durumu belirit bir de rapor yazar:
Vali Nazım Paşa Hazretlerine,
Şaki – i şerir Çakıcı melhununun naşı maktuludur. Cesetin Çakıcı’ya ait olduğuna dair delil sol kürek kemiği üzerindeki, evvelce Balabanlı köyünde soyunurken gördüğüm badem şeklindeki benidir.
Bu şakiyi yok edene ve başını getirene yönetimce vaat edilen 4000 altına sahip çıkmak isteyen birçok kimse vardır. Çakıcı, serseri bir kurşunla vurulmuştur, bilesiniz. Vurdum diyenlerin iddiası varit değildir. Hatta müfrezelerimiz bu bapda hizmeti sevk etmemişlerdir. Çakıcı’nın başının, ellerinin kesilip alınması, göğüs dersinin yüzülmesi hayli bir zamana tevakkuf edeceğinden ve çete bunlara yapacak kadar müsait zaman bulabilmeleri, müsademenin na ehil ellerde kaldığını gösterir.
ATÇALI KEL MEHMET EFE
Aydın’ın Sultanhisar ilçesine bağlı bir bucak ola8n Atça’da, Atça’lı Hasan Ağa adındaki yoksul bir köylünün oğlu olarak dünyaya geldi. Çok küçükken geçirdiği bir rahatsızlık sonucu veya büyük bir ihtimalle doğuştan başının kel olması nedeniyle “Kel” lakabı takılmıştır. Çiftliklerde ırgatlık yaparak yaşamını sürdürmekteyken Atça’nın varlıklı kişilerinden olan Şerif Hüseyin’in kızı Fatma’ya sevdalanır. Kızı istediklerinde de büyük bir hakaretle karşılaşıp üstüne üstlük de ağanın adamları tarafından dövülünce birkça kişiyi yaralayarak dağa çıkar. Devletle veya çevredeki varlıklı kişilerle çeşitli sorunları olan birçok kişide yanına katılır. Zamanla Aydın ve çevresinde “Atçalı Kel Mehmet Efe” adıyla nam salar. Bu arada sevdiği kızın babası, kızını bir başkasıyla evlendirmek istediğinde damat adayını dağa kaldırarak yüklü fidye alır ve kızın evlenmesini önler. Bunun yanı sıra kızını vermemekle ve kendisine düşman olmakla birlikte sevdiği kızın babasını düştüğü hapisten kaçırır. Yönetim güçleriyle girdiği birçok çatışmadan sağ salim kurtarmayı başarır. Aydın bölgesinde vali ve diğer devlet ileri gelenlerinin baskısından bıkan köylülerden de destek görerek gücünü her geçen gün artırır. Kapatılan Yençeri ocağı askerlerinin de katılması sonucu sayısı binleri aşan büyük bir güce sahip olur ve Aydın çevresinde büyük bir ayaklanma başlatır. Bu ayaklanmayı bastırmak isteyen İzmir intisap nazırı İlyaszade’yi yenerek 1828’de Aydın’ı ele geçirir. Ardından, çok kısa bir süre içerisinde Menderes vadisinin tüm orta çığırını, Tire, Bayındır, Birgi, Ödemiş, Turgutlu ve Salihli’yi egemenliği altına alır.
Aydınlılar, Kütahya, Manisa ve Denizli’nin kimi ilçeleri onun düşüncelerini sevinçle karşılayıp ona kapılarını açmışlardı. Ona karşı Aydın mütesellimi ve adamlarının dışında kimse silah kullanmamıştı. O veya adamları, bu yerlere birer kurtarıcı olarak girmişlerdi.
Kel Mehmet, kendisini Aydın’a vali atamasının ardından ilk iş olarak eski düzeni kökünden yıkmışi kötü idareci ve ayandan kişileri kaçırmıştır. Halkın canı, malı, ırzı teminat altına alınmış, gezi hürriyetini tesis etmiştir. Daha sonra mültezimlerin, zabitlerin halka kanun dışı yükledikleri vergileri azaltmış, hatta tümden kaldırmıştır. İstanbul’a başlılığını bildirerek yıllarca tahsil edilemeyen vergileri toplayarak göndermiştir. Yönetimden serbest ticaret ve tarımın korunmasını, kanunların değiştiriliğ daha eşitlikçi kanunların yapılmasını, askerliğin yeni esaslara bağlanmasını istemiştir. Kendisine “Vali-i Vilayet, Hademe-i Devlet Atçalı Kel Mehmet” ünvanını vererek bu adla para dahi bastırmıştır.
1829’da Aydın devlet güçleri tarafından geri alındı. Nazilli taraflarına kaçan Efe, Nazilli’nin Tepecik köyünde devlet güçleriyle girdiği bir çatışma sonucu 10 Haziran 1830’da yakalanarak öldürüldü. Turnalı Ali ve Palabıyıkoğlu adındaki adamları ile birlikte başı kesilerek İstanbul’a gönderildi.
Atçalı Kel Mehmet, çok kısa süre içinde yaptığı işlerle adeta Osmanlı’nın kıyımından bıkan halk için bir kurtarıcı olarak görülmüş, halkın gönlünde büyük bir yer edinmiştir. Osmanlı’ya bağlılığını bildirmesine ve başardığı işlere rağmen öldürülmesi ise halk arasında büyük üzüntü doğurmuş, Osmanlı’ya “Kahpe Osman” lakabını taktırmıştır.
DEMİRCİ MEHMET EFE
1885 yılında Aydın – Nazilli’nin Pirlibey köyünde doğmuştur. “Demirci” lakabını mesleği olan demircilikten almıştır.
Babası gibi demircilik yaparken, I. Dünya savaşı sırasında askere alınır ve İzmir’de 5. Depo Alayına verilir. Bu sırada bir Ermeni subayının kendisine hakaret etmesi üzerine askerden kaçarak dağa çıkar ve Gökdeli adındaki Ödemişli bir efenin çetesine katılarak eşkıyalığa başlar. Zamanla kendi çetesini kuran Demirci Mehmet, çevresinde topladığı 200 kişiyle Aydın, Denizli, Ödemiş taraflarında “Demirci Mehmet Efe” adıyla nam salar. I. Dünya Savaşı boyunca bu bölgede eşkıyalık yapar ve asayiş güçlerini bir hayli uğraştırır.
Demirci Mehmet Efe, 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine adamlarıyla birlikte 10 Temmuz’da Kuvayı Milliye güçlerine katılarak Umurlu’daki cephe komutanı Binbaşı İsmail Hakkı Bey’in emrine girer. Yunanlılara karşı yapılan Fata ve Adagide baskınlarında etkili rol oynar. Bu arada Kuvayı Milliye adına para yardımı sağlamak ve civardaki Rum vatandaşların Eğridir’e sürgün edilmeleri işleriyle uğraşmak amacıyla en güvendiği adamlarından Sökeli Ali Efe’yi Denizli’ye gönderir. Ancak Rumların sürgün edilmesini istemeyen Mevki Komutanı Albay Tevfik’in de desteğiyle Denizli eşrafı Sökeli Ali Efe’yi pusuya düşürerek öldürür.
Demirci Mehmet Efe, Sökeli Ali Efe’nin öldürülmesi üzerine büyük bir öfkeyle Denizli’yi basar. Hatta bu konuyla ilgili bir de rivayet vardır. Demirci Mehmet Efe, öç almak amacıyla Denizli’ye geldiğinde bütün kenti ateşe vermeyi ve ayırım yapmadan bütün halkı kurşuna dizmeyi düşünmektedir. Bu konuda da yemin etmiştir. Ancak bu durumdan haberdar olan Sarayköylü Bektaşi şeyhi Tahir Efendi, Demirci ile konuşarak yapmak istediğinin hakkın rızasına uymadığını, bu işten vazgeçmesini ister. Ancak Demirci, şehri yakmaya ve Denizlileri cezalandırmaya yemin ettiğini, yemininden dönemeyeceğini belirtince Tahir Efendi “Oğlum, şeriatta zorluk yoktur. Her şeyin kolayı bulunur. Suçluların arasında masumlar da çoktur, bunlar da arada yanar. Oysa Denizli’nin mezarlığı da kenti sayılır. Orada bulunanlar kentte bulunanlardan çoktur. Yalnızca mezarlığı ateşe verirsen yeminin yine yerine gelmiş olur.” Diyerek Demirci’yi ikna eder ve mezarlık yakılır. Bu arada Demirci Efe, Albay Tevfik’i öldürür. Sökeli Ali Efe ve arkadaşlarını öldürmekten şüpheli 200 kişi yakalanır ve Demirci Efe’ye getirilir. Buradaki Sökeli Ali Efe’nin yanında bulunup da ölümden kurtulan birkaç Zeybek kendilerini pusuya düşüren kişileri tek tek seçer ve yaklaşık 60 kişi bir avluda toplanarak boğazlanır. Bunların arasında Mutasarrıf vekili Kadı Kahraman Seyfi de vardır. Bu olayın ardından acımazlığıyla da ün salmıştır
Demirci Mehmet Efe, 5 Ekim 1919’da buyruğundaki düzenli güçlerle, saldırıya geçen Yunan güçlerini Aydın cephesinde durdurur ve Aydın cephesi Umum Kuvayı Milliye Komutanlığına atanır. 22 Haziran 1920’de Yunanlıların Ulusal güçlere saldırması üzerine Isparta – Eğridir dağlarına çekilir. Bu arada TBMM yönetimine karşı tavır alan Çerkez Ethem ve Galip Hoca, Efe’ye birleşme teklifinde bulunurlarsa da Efe, ne bu teklifi, ne de dağdan inmeyi kabul etmez. Bunun üzerine Refet (Bele) Bey komutasındaki bir birlik efenin karargahını basar. Ancak efe bu baskından kurtulursa da adamar teslim olurlar. Daha sonra Ulusal Mücadeledeki başarılarından dolayı, herhangi bir eylemde bulunmaması koşuluyla bağışlanarak köyünde yaşamasına izin verilir.
Demirci Mehmet Efe Denizli’de halka sert davranması nedeniyle sürekli kendisine karşı bir saldırı bulunulacağından korkardı. Uzun yıllar sonra dahi kalabalık yerlere girerken yanında adamları bulunur, orta yerde oturmaz, sırtını duvara vererek otururdu. Gittiği yerlerde de aşırı oyalanmaz, hemen bulunduğu ortamı terk ederdi.
Efelik yaptığı dönemlerde kendisine Zeybek, kızan olmak için gelenlere “Dinine düşkün olanlar, Yörük Ali’nin yanına gitsin” diyerek geri göndermesi dini inançlarının da güçlü olmadığını göstermektedir.
Demirci Mehmet Efe, 1959 yılında yine doğduğu köyde öldü. Özellike eşkıyalık zamanlarında halka karşı sert yaklaşımı gereği olsa gerek Demirci Mehmet Efe hakkında yakılmış türküye rastlanılmamıştır.
GÖKÇEN HÜSEYİN EFENDİ
1891 yılında İzmir’in Ödemiş ilçesinde doğdu. Küçük yaştayken, aynı zamanda akrabası da olan Çakırcalı Mehmet Efe’nin kızanı oldu. 1912 yılında, Çakırcalı’nın bir çatışma sonucu yönetim güçlerince öldürülmesi üzerine kendi çetesini kurdu. Tire taraflarındaki Gümce dağı sırtlarında uzun süre eşkıyalık yaptı. 1914 yılında Mahmut Celalay (Bayar) Bey aracılığı ve İzmir valisi Rahmi Bey ile Jandarma yüzbaşı Edip (Sarı Efe) Bey’in onaylarıyla bağışlanarak kızanlarıyla birlikte düzen indir. 29 Mayıs 1919’da Tire’nin düşman işgaline uğraması üzerine yeniden kızanlarını toplayarak Ulusal Mücadeleye katıldı. İlk olarak, Fata’daki jandarma karakoluyla ilkokulu karargah olarak kullanan Yunan birliklerine başarılı bir baskın düzenledi. Yerli Rumlar ve Yunanlılara karşı büyük başarılar elde etti. Poslu Mestan ve Mürselli İsmail Efelerle birleşerek Torbalı – Ödemiş tren yolunun geçtiği Küçük Menderes üzerindeki köprüleri havaya uçurarak Yunan güçlerinin Anadolu içlerine ilerleyişini bir süre engellemeyi başardı. Yunan işgalindeki Ödemiş’e baskın düzenleyeceği sırada hastalandı. Bunu haber alan Yunan güçleri, Efe’nin bulunduğu siperi yoğun top atışına tutarak saldırıya geçtiler. Çarpışmayı bir süre yattığı yerden idare eden Efe, iyileştikten sonra arkadaşlarına katıldı. Ancak çatışmanın bir anında yaraladığı Yunanlılar tarafından süngülenerek öldürüldü.
(16 Kasım 1919)
Türk halkı, vatanı uğruna şehit düşen bu kahramanı unutmadı, adına türküler yaktı. Yönetim ise onun onuruna, savunurken şehit düştüğü Fata bucağının adını Gökçen olarak değiştirdi.
İNCE MEHMET EFE
Bugün TRT Türk Halk Müziği repertuarına bakıldığında adına en çok türkü yakılan Zeybeklerden biri “İnce Mehmet Efe”dir. Ancak türkülere bu denli konu edilen “İnce Mehmet” adlı efenin kesin kimliği hakkında yeterince bilgi elde edilememiştir.
Belirlenebildiği kadarıyla Efe bölgesinde İnce Mehmet adında iki Zeybek yaşamıştır. Bunlardan birincisi, yaklaşık 1870’li yıllarda baş kaldırarak dağa çıkan ve 1906 yılında vurularak öldürülün Aydın ve İzmir başta olmak üzere hemen tüm Ege’de nam salmış, İzmir – Ödemiş’in Kaymakçı köyünden İnce Mehmet; diğeri ise 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Afyon, Dinar ve çevresinde yaşayan, yörede Koca Mustafa efenin vuruluşuna kadar birlikte gezen İnce Mehmet. Halk türkülerine bu denli konu edilen kişi, türkülerin yoğunluk kazandığı bölgeden anlaşıldığı kadarıyla büyük ihtimalle Ödemiş – Kaymakçılı İnce Mehmet’tir.
İnce Mehmet, Aydın mutasarrıfı Ragıp Paşa ve Aydın’ın saygın eşrafından Kadızade Edhem Efendi tarafından hazırlanan af projesiyle Iıç Abdülhamit Ege’de 18 yıllık eşkıyalık geçmişi vardır. Bir süre düzde kalan İnce Mehmet, 1900 yılında çetesini toplayarak yeniden dağa çıkar. Halk türkülerinden de anlaşıldığı kadarıyla İnce Mehmet Efe’nin çetesi, diğer Zeybek çetelerine göre çok daha güçlüydü ve yeri geldiğinde bu Zeybek çetelerini kendi etrafında toparlama gücüne de sahipti.
Alaşehir eşrafından Mütevellizade Akif ve Reşit beylerine aracılığıyla 1902 yılında yeniden bağışlanıp yüze inen İnce Mehmet, 16 Ağusyos 1322 (29Ağustos 1906) tarihli Ahenk gazetesinin anlatımıyla “... hükümet-i seniyyeye arz-i istiman ederek mazar-ı afv-ı ali-i padişahi olmuş iken hamir*i hilkatı şekavetle yoğrulmuş olduğu cihetle hayatına muadil olan nimet-i uzma-yı afvın kadir ve kıymetini takdir etmeyip mukteza-yı yeniden izhar ile...” silahlanarak dağa çıkmış ve 1906 yılında Akhisar taraflarında yönetim güçleriyle girdiği bir çatışma sonucu öldürülmüştür. Ancak İnce Mehmet Efe, diğer efelere göre halkın gönlünde çok ayrı bir yer edinmiş olsa gerek ki, hakkında en çok türkü yakılan efe olma özelliğini taşımaktadır. Adına yakılan bu türküler de küçük bir mahalde değil, aksine oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmaktadır.
İnce Mehmet’in belki de en önemli özelliği, usta yazar Yaşar Kemal’in “İnce Memed” adlı romanına “isim babası” olmasıdır. Çünkü romanın konusu her ne kadar Adana’da geçiyor ve kahramanı “İnce Memed” adlı kişiye yine bu yörenin yetiştirdiği bir eşkıya olarak anlatılıyorsa da konu, Ege bölgesi eşkıyalarından ve bunlarla ilgili anlatılan efsanelerden alınmıştır. Çünkü Yaşar Kemal’in “Çakırcalı Efe” adlı eserinde de görüldüğü üzere yazar, Zeybeklerle ilgili olarak Ege bölgesinde çok uzun süre araştırmalar yapmış, geçmişte Zeybeklerle ilişkisi olmuş çeşitli kişilerle görüşerek önemli bilgier edinmiş, edindiği bu bilgier ilerdeki kimi çalışmalarına maeryal oluşturmuştur. Başta “İnce Memed” olmak üzere “Çakırcalı Efe” adlı romanlar da bu materyallerin ürünleridir. Çünkü, “Çakırcalı Efe”de olduğu gibi “İnce Memed” adlı romanın da ana temasını oluşturan hemen tüm olaylar Ege bölgesi eşkıyaları tarafından yaşanmıştır. Romanın kahramanı, Ege Zeybeklerinin birçoğunda olduğu gibi bir ağanın kıyımından dolayı zor anlar yaşamıştır. Aynı zamanda, normal koşullarda birlikte olması çok güç olan bir kızı sevmiştir. Sevdiği kız başkasıyla evlendirilmek istenmiş ve kahraman da damat adayını öldürmüş, dağa çıkmıştır. Yoksulun yanında, varlıklının ve kıyıcının karşısında olması nedeniyle halkın da desteğini almıştır. Yönetim güçleriyle birçok çatışmaya girmiş, ancak çeşitli biçimlerde sıyrılmayı başarmıştır. Bütün bu olaylar sırasında, kahramanın sevdiği kız herhangi bir olaydan dolayı tutuklanarak hapsedilir. Kahraman da hapishaneyi basar ve sevgilisini kaçırır. Bütün bu olayların sonunda da kahraman, çıkan bir çatışma sonucu ortadan kaybolur, yani “Sırra kadem basar.” İnce Memed romanı ve Ege Zeybeklerinin yaşamları veya halk arasında anlatılan hikayeleri arasındaki bu denli benzerlik, romanın konusunu ve adını Ege Zeybeklerinden aldığı düşüncesini pekiştirmektedir.
KAMALI ZEYBEK MUSTAFA EFE
1873’de Ödemiş’in Kışla köyünde doğmuştur. Babası, Kocahasanoğulları’ndan Deli Veli’dir. Kamalı lakabını, çocuk yaşlarındayken babasının hediye ettiği bir kamayı sürekli yanında taşımasından dolayı aldığı söylenmektedir. Ancak özellikle Zeybeklik yaptığı dönemlerde düşmanlarına ileteceği mesajları bir kama ile yapmasından dolayı bu lakabı aldığı da söylenmektedir.
Çakırcalı Mehmet Efe, kızanlarından birine sevdiği kızı kaçırman isterken yanlışlıkla Kamalı’nın karısını çakırır. Bu olayın ardından Kamalı, Çakırcalı’nın bulunduğu köye tek başına baskın yaparak Çakırcalı’nın iki adamını öldürür ve sonra da babasının çocukluk arkadaşlarından olan Köseoğlu’nun çetesine kızan olarak girer. Bu sırada Köseoğlu ve çetesine af çıkar ve düze inmekte olan çete, Çakırcalı’nın kurduğu pusu sonucu imha edilir. Bu olaydan yalnızca Kamalı Zeybek kurtulur.
Efesinin bu biçimde öldürülmesini hazmedemeyen Kamalı, yeniden dağa çıkarak kendi başına bir çete kurar. Çeteye ilk olarak yeğeni Kurucaovalı İsmail katılır. Gökdeli Mehmet, Kargalı Ali, Semitli Mehmet, Arap Beşir gibi kızanların katılımıyla çete büyür. Bu çetenin en büyük hedefi Çakırcalı Mehmet Efe çetesidir. Ellerine geçen her fırsatta bu çete ile çatışmaya girerler. Kamalı ile karşı karşıya gelmemek için çaba harcayan Çakırcalı ise, zaman zaman yönetim tarafından bağışlanması nedeniyle zaptiye güçlerinin de desteğiyle Kamalı’nın takibine çıkar.
Gün geçtikçe büyüyen çete, özellikle çevrede Türk köylerine baskınlar yapıp buraları talan eden Rum eşkıyalara da göz açtırmıyor, ilk fırsatta bu çeteleri imha ediyordu. Bunlardan Giritli Kaptan Hrisyo, İzmir’in Kokluca köyünde (şimdiki adı Altındağ) üslenmiş olan Koklucalı Vasil çeteleri başlıcalarıdır. Kamalı’nın Rum eşkıyalara karşı aldığı bu tavır, Rum azınlıkların büyük tepkisini topluyor ve Osmanlı yönetimini de zor durumda bırakıyordu. Bunun üzerine Kamalı çetesine yönetimden af çıkar. Ancak af sırasında düze inmekte olan çete, Birgi taraflarında verdiği bir molada Çakırcalı’nın tuzağına düşer. Kamalı Zeybek Mustafa Efe ve birçok kızan bu pusu sonucu öldürülür.
Kamalı Zeybek Mustafa Efe, halk tarafından oldukça sevilirdi. Ölümü; özellikle Çakırcalı tarafından yörenin tabiriyle “kancıklanarak” öldürülmesi halk arasında büyük üzüntü yaratmış, ardından ağıtlar yakılmıştır. Çakırcalı üzerine yakılan “İzmir’in Kavakları” adlı türkünün adlı türkünün ezgisiyle söylenen Kamalı üzerine yakılmış sözleri şöyledir;
Mustafa derler adıma
Şeker uymaz tadıma
Beni vuran bir Hacı (yar fidan boylum)
Ermesin Muradına
Aradılar buldular
Bahçıvanda vurdular
Kamalının naaşını (yar fidan boylum)
Bir hasıra sardılar
Kamalı dağdan insene
Mor fesini giysene
Kamalı Zeybek vurulmuş (yar fidan boylum)
Ben vuruldum desene
İSLAMOĞLU MUSTAFA EFE
İslamoğlu, Kütahya’nın Gediz İlçesi, Şaphane bucağı Türgün mahallesinde doğmuştur. Asıl adı Mustafa’dır. İslamoğlu lakabı, İslamoğulları adındaki bir sülaleden gelmesinden dolayıdır.
Söylentiye göre Mustafai köyde gerçekleşen bir hırsızlık olayının kendi üzerine yüklenmesiyle hapse atılır. Haksızlığa iftiraya uğramanın acısıyla hapishaneden çıkar çıkmaz silahlanıp dağa çıkar. Kısa bir süre sonra peşine düşen zaptiyeler tarafından bağışlanacağına inandırılan Mustafa teslim olur, ancak yeniden hapsedilir. Karşılaştığı bu kötü işlem karşısında 1853 yılında üç arkadaşıyla birlikte hapishanenin duvarını delerek kaçıp dağa çıkar. Varlıklı kişilerden haraç alır, büyük çiftlikleri ve varlıklı kervanları basarak elde ettiği kazançları yoksullara dağıtır. Kısa zamanda hemen tüm Ege taraflarında büyük bir üne sahip olur ve “İslamoğlu” namıyla anılmaya başlanır. Uzun süre dağlarda eşkıyalık yaptıktan sonra eşkıyalıktan vazgeçerek düze iner ve Gediz’in Orhanlar köyünde bir ev yaptırır. 1867 yılında müfrezeler tarafından kuşatılır ve teslim olması istenirse de buna yanaşmaz ve çatışma çıkar. Kendisine ihanet eden Gökçe adındaki bir köylünün attığı kurşunla yaralanır ve çatışma sonucu aldığı kurşun yaralarıyla ölür.
Halk türkülerinden anlaşıldığı kadarıyla ki halk türkülerinde sözü edilecek kadar olsa gerek oldukça uzun saçlı olan İslamoğlu’nun aynı zamanda iyi saz çaldığı ve iyi bir halk ozanı olduğu da rivayet edilmektedir.
SEPETÇİOĞLU MUSTAFA EFE
II. Mahmut döneminde, Kastamonu ilinin Araç ilçesi, Boyalı bucağı, Yukarı Afşar köyünde doğmuştur. “Sepetçi” lakabını, babası Sepetçi Mehmet Pehlivan’dan almıştır.
Babasından kalma sepetçilik mesleğini yapmaktayken, eşkıyalıkla geçinen, Kastamonu ve çevresini haraca kesen Zileli Rüstem ve adamları dükkanını basarak kendisinden haraç sepet isterler. Osman da yoksul bir esnaf olduğunu ve parasız sepet veremeyeceğini söyleyince Rüstem ile kavgaya tutuşurlar ve Rüstem’i orada öldürür. Bu olayın ardından dağa çıkar. Sepetçioğlu Osman Efe adıyla nam salar. Bu arada gıyabında mahkemesi yapılır ve Kadıi Sepetçioğlu’nun nefs-i müdafaa nedeniyle Rüstem’i öldürdüğünü söyler ve Osman beraat eder. Köpekçioğlu Osman Efe ve 14 arkadaşı by müjdeyi vermek için Sepetçioğlu’nu arayıp bulurlar. Bir ara Araç’ın Huruşveren köyündeki bir düğüne güreşmek amacıyla gelir. Güreşler sırasında köyün ağası Tahmiscioğlu Mustafa Bey’in kızı Afet ile aralarında bir yakınlık doğar, birbirlerine aşık olurlar. Mustafa Bey, durumu hisseder ancak bu durumdan mutlu olur ve Osman’ı oğulluğu olarak koruması altına alır.
Mustafa Bey, eski bir yeniçeri artığıdır ve Osmanlı’nın yeniçeriliği ortadan kaldırmasından dolayı Osmanlı’ya karşı Efe’yi kullanmak ister. Efe bu isteğe karşı çıkaran ağasının tepkisini toplar. Bunun üzerine sevgilisi Afet ile Gülpü dağlarına çıkar. Buradan da İstanbul’a geçmeyi düşünmektedir. Ancak Mustafa Bey, Kastamonu Valisi’ne Sepetçioğlu’nun bir eşkıya olduğu ve Padişaha karşı bir başkaldırı düzenlemek amacıyla dağa çıktığını ve İstanbul’a Padişahı tahttan indirmek için gideceğini bildirir. Bu durum saraya da bildirilir. Hakkında yakalanıp İstanbul’a götürülmesi yönünde ferman çıkarılır. Zaptiyeler tarafından Gülpü dağlarında sıkıştırılmasına rağmen buradan kaçmayı başarır. Ancak sevgilisi Afet yakalanarak Kastamonu Cezaevine kapatılır.
Sepetçioğlu çevresine topladığı 60 kadar Zeybek ile Kastamonu Cezaevi’ni basarak Afet’i kurtarır. Ancak, Kışlaönü’nde 1500 asker tarafından etrafı kuşatılır ve burada çıkan çatışma sonucu yakalanır ve İstanbul’a götürülür. Bu sırada Tahmiscioğlu Mustafa Bey baş kaldırarak Kastamonu ve Sinop’u ele geçirir. Bunun üzerine II. Mahmut asıl başkaldırıyı öğrenir ve Sepetçioğlu’nu bağışlar. Sepetçioğlu’ndan Cide’de asker toplayarak Tahmiscioğlu güçlerini vurmasını ister. Osmanlı ordusuyla Sepetçioğlu güçleri birleşerek Tahmiscioğlu başkaldırısını bastırırlar. Bunun üzerine padişah tarafından ödüllendirilir. Kendisine çeşitli hediyelerle birlikte bir de ev verilir ve Kastamonu’nun sayılı varlıklıları arasında ölümüne kadar mutlu bir yaşam sürdürür.
Bİr Kac Zeybek Fotoları







Bir Kaç Zeybek Videoları
http://rapidshare.co...80/efe-solo.rar
http://rapidshare.co...2/karadeniz.rar
http://rapidshare.co...58303/antep.rar
http://rapidshare.co...1146/kafkas.rar
http://rapidshare.co...6474/zeybek.rar
rar şifresi:www.zeybekler.net


Kayıt ol
Yardım



Çoklu Alıntı

