Yazar ve Yazan Kavramları Üzerine
Aslında bu iki kavram; ne birbiriyle kavga edecek, ne de birbirine karıştırılacak iki kavramdır. Bu iki tanımın akrabalığı sadece aynı kökten türetilmelerinden kaynaklanmaktadır. Bir insanın yüzyıllar önce soyunu bilmem nerelere dayandırarak kendine soyluluk payı çıkarması gibi bir şey. Ama ülkemizde her şey kolayca birbirine karıştırılıp, kristal bardaklarda sunulduğu için, bu kavramlar da yıllardır birbirine karıştırılmış. Tabii bu karıştırma işi bazı küçük burjuva köşe yazarı tarafından bilinerek, istenerek yapıldığı için de bir anlamda dokunulmazlık kazanmış. Durum böyle olunca da gerçek yazarlar bu konu üzerine bir satır yazı yazmaya bile cesaret edememişlerdir. Çünkü köşeleri tutmuş yazanlar her zaman onlardan daha güçlü olmuşlardır. Bu güçlülük yazdıklarından değil, bulundukları yer nedeniyledir elbette.
Yukarıdaki savı belirlemek ve ortaya atmak çok da zor değil, ama bunu kanıtlamak oldukça zor. Hele bizim gibi yazarların, yazanlara diyet borcu olduğu ülkelerde bu iş oldukça güç. Çünkü yazanların gerçekte olmayan, ama gerçek olan yaptırım gücü insanı yazarlığına da, yazacaklarına da pişman ettirecek nitelikte. Yazanların bu ayrıcalıklı durumu ise onların korunma zırhını oluşturan bir durum. Bu zırhı kat kat artıran da elbette yine biz yazarlar olmuşuz. Belki tek tek bunu yapmamış olabiliriz, ama yazarlar olarak; küçük çıkarlarımızı korumak için koca alanları yazanlara bıraktığımızda söz götürmez bir gerçek. Bu durum biraz da şuna benziyor; bizler, aydınlar, entelektüeller, yazanlar, okuyanlar, sosyalistler, sosyal demokratlar, askerler, siviller, sanatçılar, zanaatçılar olarak yıllarca camilerin kapısından içeri girmediğimiz için, oralarda yapılan propagandaların Osmanlı bakış açısıyla ve kul etme özlemiyle toplumu nasıl çürüttüğünün farkına bile varamadık. Şimdi bıçak şah damarımıza dayanınca "Ulaaan! Bunlar ellerine fırsat geçerse bizleri diri diri boğazlarlar" demeye başladık. Yani içimize giren "can" korkusuyla olayın büyüklüğünün ve ciddiyetinin farkına varabildik. Sanki Maraşlarda böyle olayların hiç bir sinyalini alamamıştık. Elbette bu örnek güzel bir örnek değildir ve ben bu örneği tüylerim ürpererek yazdım. Ayrıca bu örneği vererek, hepimiz dindar olup, camileri doldurmalıyız demek de istemiyorum. Sembolik de olsa camilere gidebilmeli ve yapılan olumsuz propagandaları önleyebilmeliydik ki, bugün "ağlamak" hakkımız olaydı. Yazarlar ve yazanlar sorunu da buna benzer bir durum. Yazarlar, yıllardır yazdıkları kalemlerini öylesine yazanlara kaptırmış ki, geriye istemeye bile güçleri yok.
Konuyu biraz daha açarsak, dünyanın hiçbir ülkesinde, gazeteci yazar, ya da yazar gazeteci diye bir kavram yoktur. Yani ne gazeteciye yazar, ne de yazara gazeteci denir. Çünkü, gazeteci kendi mesleğinde yani gazeteci ünvanıyla, yazar da kendi ünvanıyla tanınmak ister. Ama bizim ülkemizde böyle değildir, her iki meslek soyağacına bakılıp akrabalık ölçülürcesine sözcüğün köküne bakılarak yazar ve yazan kavramları birleştirilmiş. Bu durumu bazıları fazla ince eleyip, sık dokumadan düz bir mantıkla değerlendirerek "Yazarlar yazıyor da gazeteciler yazmıyor mu, her ikisi de yazdığına göre neden her ikisi de yazar olarak adlandırılmasın?" yanılgısıyla hareket edebilirler. Bu değerlendirme bana göre kolaycılık ve mantıksal hiçbir dayanağı olmayan bir anlama biçimi ve anlatım şeklidir. Ayrıca "yazar" sözcüğünün gerçek anlamını bilmemek, bu sözcüğü sadece Türk Dil Kurumu sözlüklerindeki anlamıyla değerlendirmekten öte bir şey değildir. Ama yazar sözcüğünün gerçek anlamı ise daha geniştir. Yazarı yazandan ayıran bir özellik de kalıcı yapıt vermesidir. Yani yazarın yazdıkları kendinden üç yüz yıl sonra da ilk yayınlandığı gibi zevkle okunur, ama yazanın (bu çoğunlukla gazete yazarları olur) yazdıkları en fazla kendi yazdığı süre okunur, çünkü onlar günceli yazarlar ve bugün güncel olanın yarın zamanı geçer ve kimseyi ilgilendirmesi olanaksızlaşır. Bu düşüncemizi bir örnekle güçlendirebilmemiz çok kolaydır. Ünlü Rus yazar Lev Tolstoy´un yapıtları günümüzde bile zevkle okunuyor ama onun döneminde nice kalemi güçlü yazanlar vardı ki, bugün adlarını kimse bilmiyor.
Bunlardan başka bir durumu daha açıklamak gerek, yazan bir insan meslek zorunluluğu olduğu ve kazancı olduğu için yazar. Yazar ise kazancı olacağını düşünmeden yaratır ve üretir. Bakınız en dindar imama devlet aylık vermesin, bu imam değil günde beş vakit namaz kıldırmak çıkıp minareden ezan bile okumaz. Yazanlar da bu imamlara benzerler, para kazanmayacakları hiçbir yazıyı değil kaleme almak, gazete bile okumazlar.
Yazar ile yazanı birbirinden ayıran başka bir etmen de, yaratıcılıktır. Bir yazar etkilendiği bir olayı, ya da etkilenmeden kendi kurguladığı bir durumu, kendi üslubuyla yoğurarak sanatsal bir metaya dönüştürebilir. Ama yazan birisinin yaratıcılık niteliği olmadığı için hep olmuş, meydana gelmiş olaylardan yola çıkarak olayları yorumlamaya çalışır. Yaptığı işe kendinin hiçbir katkısı olmaz, sadece başkalarından aldığına bir biçim değişikliği yaparak okuyucusuna sunar. Araştırdığı bir olayın hakkında yazılanları özetlemekten öteye gidemez. Gitmesi de mümkün değildir, çünkü onun görevi bellidir, aldığı ödevi yapmak zorundadır. Onda ödevini yapıp diplomasını, ya da aylığını almak kaygısı vardır. Ama yazarın ne diploma ne de kazanç kaygısı olmadığı için yazacağı her olaya kendinden bir şeyler katmak için elinden geleni yapar. Sonuçunu belirlemediği için sınırsız çalışma alanı olan yazar, sınırlı yazanlarla elbette bir değildir.
Bakınız divan şairi Mercimek Ahmet`in bundan altı yüz yıl önce yazdığı Kaabûs nâme’sinde yapıtın baş kahramanı Kûhistan hükümdarı Keykâvûs oğlu Giylânşâh’a nasihat ederken “Ey oğul! Eğer şair olup şiir eyitmeye (söylemeye-yazmaya) kalkışırsan cehd et ki (çalış ki) şiirde sözün ruşen (aydınlık) olsun. ...Ve öyle söz edesin ki sözün tertipli düzenli ola. Gayr-i mahalinde (yeri gelmeden, yersiz) söyleyip de söze zulüm eylemeki, söz utanmasın...” demiş. Yazanların umurlarinda değildir sözü utandırmak, ama yazarların söze zulüm etmemek ve sözü utandırmamak gibi bir sorumlulukları vardır.
Murat TUNCEL
Yukarıdaki savı belirlemek ve ortaya atmak çok da zor değil, ama bunu kanıtlamak oldukça zor. Hele bizim gibi yazarların, yazanlara diyet borcu olduğu ülkelerde bu iş oldukça güç. Çünkü yazanların gerçekte olmayan, ama gerçek olan yaptırım gücü insanı yazarlığına da, yazacaklarına da pişman ettirecek nitelikte. Yazanların bu ayrıcalıklı durumu ise onların korunma zırhını oluşturan bir durum. Bu zırhı kat kat artıran da elbette yine biz yazarlar olmuşuz. Belki tek tek bunu yapmamış olabiliriz, ama yazarlar olarak; küçük çıkarlarımızı korumak için koca alanları yazanlara bıraktığımızda söz götürmez bir gerçek. Bu durum biraz da şuna benziyor; bizler, aydınlar, entelektüeller, yazanlar, okuyanlar, sosyalistler, sosyal demokratlar, askerler, siviller, sanatçılar, zanaatçılar olarak yıllarca camilerin kapısından içeri girmediğimiz için, oralarda yapılan propagandaların Osmanlı bakış açısıyla ve kul etme özlemiyle toplumu nasıl çürüttüğünün farkına bile varamadık. Şimdi bıçak şah damarımıza dayanınca "Ulaaan! Bunlar ellerine fırsat geçerse bizleri diri diri boğazlarlar" demeye başladık. Yani içimize giren "can" korkusuyla olayın büyüklüğünün ve ciddiyetinin farkına varabildik. Sanki Maraşlarda böyle olayların hiç bir sinyalini alamamıştık. Elbette bu örnek güzel bir örnek değildir ve ben bu örneği tüylerim ürpererek yazdım. Ayrıca bu örneği vererek, hepimiz dindar olup, camileri doldurmalıyız demek de istemiyorum. Sembolik de olsa camilere gidebilmeli ve yapılan olumsuz propagandaları önleyebilmeliydik ki, bugün "ağlamak" hakkımız olaydı. Yazarlar ve yazanlar sorunu da buna benzer bir durum. Yazarlar, yıllardır yazdıkları kalemlerini öylesine yazanlara kaptırmış ki, geriye istemeye bile güçleri yok.
Konuyu biraz daha açarsak, dünyanın hiçbir ülkesinde, gazeteci yazar, ya da yazar gazeteci diye bir kavram yoktur. Yani ne gazeteciye yazar, ne de yazara gazeteci denir. Çünkü, gazeteci kendi mesleğinde yani gazeteci ünvanıyla, yazar da kendi ünvanıyla tanınmak ister. Ama bizim ülkemizde böyle değildir, her iki meslek soyağacına bakılıp akrabalık ölçülürcesine sözcüğün köküne bakılarak yazar ve yazan kavramları birleştirilmiş. Bu durumu bazıları fazla ince eleyip, sık dokumadan düz bir mantıkla değerlendirerek "Yazarlar yazıyor da gazeteciler yazmıyor mu, her ikisi de yazdığına göre neden her ikisi de yazar olarak adlandırılmasın?" yanılgısıyla hareket edebilirler. Bu değerlendirme bana göre kolaycılık ve mantıksal hiçbir dayanağı olmayan bir anlama biçimi ve anlatım şeklidir. Ayrıca "yazar" sözcüğünün gerçek anlamını bilmemek, bu sözcüğü sadece Türk Dil Kurumu sözlüklerindeki anlamıyla değerlendirmekten öte bir şey değildir. Ama yazar sözcüğünün gerçek anlamı ise daha geniştir. Yazarı yazandan ayıran bir özellik de kalıcı yapıt vermesidir. Yani yazarın yazdıkları kendinden üç yüz yıl sonra da ilk yayınlandığı gibi zevkle okunur, ama yazanın (bu çoğunlukla gazete yazarları olur) yazdıkları en fazla kendi yazdığı süre okunur, çünkü onlar günceli yazarlar ve bugün güncel olanın yarın zamanı geçer ve kimseyi ilgilendirmesi olanaksızlaşır. Bu düşüncemizi bir örnekle güçlendirebilmemiz çok kolaydır. Ünlü Rus yazar Lev Tolstoy´un yapıtları günümüzde bile zevkle okunuyor ama onun döneminde nice kalemi güçlü yazanlar vardı ki, bugün adlarını kimse bilmiyor.
Bunlardan başka bir durumu daha açıklamak gerek, yazan bir insan meslek zorunluluğu olduğu ve kazancı olduğu için yazar. Yazar ise kazancı olacağını düşünmeden yaratır ve üretir. Bakınız en dindar imama devlet aylık vermesin, bu imam değil günde beş vakit namaz kıldırmak çıkıp minareden ezan bile okumaz. Yazanlar da bu imamlara benzerler, para kazanmayacakları hiçbir yazıyı değil kaleme almak, gazete bile okumazlar.
Yazar ile yazanı birbirinden ayıran başka bir etmen de, yaratıcılıktır. Bir yazar etkilendiği bir olayı, ya da etkilenmeden kendi kurguladığı bir durumu, kendi üslubuyla yoğurarak sanatsal bir metaya dönüştürebilir. Ama yazan birisinin yaratıcılık niteliği olmadığı için hep olmuş, meydana gelmiş olaylardan yola çıkarak olayları yorumlamaya çalışır. Yaptığı işe kendinin hiçbir katkısı olmaz, sadece başkalarından aldığına bir biçim değişikliği yaparak okuyucusuna sunar. Araştırdığı bir olayın hakkında yazılanları özetlemekten öteye gidemez. Gitmesi de mümkün değildir, çünkü onun görevi bellidir, aldığı ödevi yapmak zorundadır. Onda ödevini yapıp diplomasını, ya da aylığını almak kaygısı vardır. Ama yazarın ne diploma ne de kazanç kaygısı olmadığı için yazacağı her olaya kendinden bir şeyler katmak için elinden geleni yapar. Sonuçunu belirlemediği için sınırsız çalışma alanı olan yazar, sınırlı yazanlarla elbette bir değildir.
Bakınız divan şairi Mercimek Ahmet`in bundan altı yüz yıl önce yazdığı Kaabûs nâme’sinde yapıtın baş kahramanı Kûhistan hükümdarı Keykâvûs oğlu Giylânşâh’a nasihat ederken “Ey oğul! Eğer şair olup şiir eyitmeye (söylemeye-yazmaya) kalkışırsan cehd et ki (çalış ki) şiirde sözün ruşen (aydınlık) olsun. ...Ve öyle söz edesin ki sözün tertipli düzenli ola. Gayr-i mahalinde (yeri gelmeden, yersiz) söyleyip de söze zulüm eylemeki, söz utanmasın...” demiş. Yazanların umurlarinda değildir sözü utandırmak, ama yazarların söze zulüm etmemek ve sözü utandırmamak gibi bir sorumlulukları vardır.
Murat TUNCEL

Giriş
Kayıt ol
Yardım





Çoklu Alıntı

